Yükselen askeri harcamalar, iklim hedeflerini tehdit ediyor
15 Ocak 2026
ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askeri operasyon ve Grönland’ı ilhak etmeye yönelik açıklamalarıyla birlikte tırmanan jeopolitik gerilimler ve devam eden silahlanma eğilimi, iklim değişikliğiyle mücadeleyi de doğrudan tehdit ediyor. Grönland tartışmaları NATO’nun geleceğini sorgulatırken, Donald Trump’ın NATO ülkelerinden savunma harcamalarını daha da artırmalarını istemesi dikkat çekiyor. Büyük ölçüde fosil yakıta dayalı olan askeri faaliyetler, küresel emisyonların önemli bir bölümünü oluşturmasına rağmen hâlâ şeffaf biçimde raporlanmıyor. Uzmanlara göre, savaşların iklim üzerindeki etkileri ise sınır tanımıyor ve tüm dünyayı etkiliyor
Küresel ölçekte artan jeopolitik gerilimler, yalnızca güvenlik politikalarını değil, iklim değişikliğiyle mücadeleyi de doğrudan etkiliyor. 3 Ocak’ta Venezuela’ya askeri bir operasyon düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yargılanmak üzere New York’a getiren ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’yı ve ülkenin petrol rezervlerini yönetme isteğini açıkça dile getiriyor. Trump, Danimarka’ya bağlı özerk bir ada olan Grönland’ı ilhak etme fikrini de giderek daha sık gündeme taşıyor.
Belirsizliğin ve kuralsızlığın giderek arttığı bu jeopolitik ortamda, askeri harcamalar da yükselişte. Trump’ın ısrarlı taleplerinden bir diğeri de, NATO üyesi ülkelerin gayri safi yurt içi hasılalarının yüzde beşini savunma bütçelerine ayırmaları. Oysa savunma harcamalarındaki bu artış, büyük ölçüde fosil yakıta dayalı bir sektör olan askeriyenin emisyonlarını da yükseltecek.
Savaşların ve askeri faaliyetlerin iklim üzerindeki etkileri bugüne dek büyük ölçüde göz ardı edildi. Küresel askeri emisyonlar şeffaflıkla raporlanmıyor; ancak yapılan çalışmalar, orduların küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 5.5’inden sorumlu olduğuna işaret ediyor. Savaşın Sera Gazı Muhasebesi Girişimi (IGGAW) Başyazarı Lennard de Klerk de bu nedenle askeri emisyonları, ‘‘karbon muhasebesinde bir kör nokta’’ olarak tanımlıyor.
IGGAW’ın Ukrayna Savaşı üzerine yürüttüğü çalışmalar, çatışma emisyonlarını ilk kez sayısal olarak ortaya koydu. Hesaplamalara göre savaşın ilk üç yılında ortaya çıkan emisyonlar, 237 milyon ton karbondioksit eşdeğerine ulaştı. Bu miktar, örneğin İspanya’nın bir yıllık toplam emisyonlarına yakın. Benzer bir tablo, yüzölçümü çok daha küçük olmasına rağmen neredeyse yüzde 80’i yok edilen ve özellikle yeniden inşa emisyonları son derece yüksek hesaplanan Gazze için de geçerli. Çatışmalardan kaynaklanan emisyonların tüm dünyayı etkilediğini vurgulayan De Klerk, ‘‘Savaşın iklim üzerindeki etkileri sınır tanımıyor,’’ diyor.
Savaşın Sera Gazı Muhasebesi Girişimi (IGGAW) Başyazarı Lennard De Klerk’in konuyla ilgili değerlendirmelerini aşağıda paylaşıyoruz:
Çatışma emisyonları ilk kez Ukrayna’da hesaplandı
Askeriyelerin emisyonundan söz ederken aslında iki farklı emisyon türünden söz ediyoruz. İlki, çatışma kaynaklı emisyonlar. Bunlar silahlı bir çatışmanın yol açtığı emisyonlardır. Bu kapsama, savaşın bizzat kendisinden — yani askeri çatışmalardan — kaynaklanan emisyonlar girdiği gibi; orman yangınları, mülteci hareketleri gibi çatışmayla bağlantılı tüm süreçler de dahildir. Ukrayna’daki büyük ölçekli askeri çatışmaya dair yürüttüğümüz çalışmalar sayesinde ilk kez bir savaşın yol açtığı emisyonları sayısal olarak ortaya koyabiliyoruz.
İkinci tür ise askeri emisyonlar. Bu, orduların kendilerinden ve askeri sanayiden kaynaklanan emisyonlardır. Bu emisyonlar yalnızca savaş dönemlerinde değil barış zamanlarında da ortaya çıkar. Hiç değilse çoğu zaman barış hâlinde olan Avrupa açısından böyle. Nitekim ordular tatbikat yaptığında, gözetleme faaliyetleri gibi rutin operasyonları gerçekleştirdiğinde de emisyon üretirler.
Askeri emisyonların gerçekten karbon muhasebesinde bir kör nokta olduğunu görüyoruz. Bunun nedenlerinden biri, orduların doğası gereği gizliliğe önem veren yapılar olması ve veri paylaşmaya istekli olmamaları. Diğer bir neden ise Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında askeri emisyonlara tanınan bazı muafiyetler.
Savaşın iklim etkileri sınır tanımıyor
Yaklaşık 20–25 yıl önce Ukrayna’da yaşamıştım. Savaş başladığında ise Macaristan’da, Ukrayna sınırına yakın bir bölgede yaşıyordum. O dönem Avrupa’ya doğru yola çıkan çok sayıda Ukraynalı mülteciyi ağırladık. Bu sırada kendime, Ukrayna’ya başka nasıl yardımcı olabileceğimi, savaşın yol açtığı zararı nasıl daha görünür kılabileceğimi sordum. Uzmanlık alanım iklim değişikliği ve karbon hesaplaması olduğu için, savaşın iklim üzerindeki etkisini inceleyebileceğimi düşündüm.
Elbette savaşın en büyük etkisi Ukrayna’nın kendisi üzerinde: Ukrayna halkı, Ukrayna’nın altyapısı, çevresi üzerinde. Ancak meselenin iklim boyutuna baktığımız zaman, bu artık yalnızca Ukrayna’nın sorunu olmaktan çıkıyor ve hepimizi etkileyen bir sorun haline geliyor. Çatışmadan kaynaklanan emisyonlar, dünyadaki herkesi etkiliyor. Anlatmak istediğimiz de buydu: Savaşın iklim üzerindeki etkileri, sınır tanımıyor.
Savaşın iklim maliyeti, İspanya’nın yıllık emisyonlarına denk
Bu çalışmaya başladığımızda ortada hazır bir metodoloji veya referans alabileceğimiz başka çalışmalar yoktu. Bu nedenle yöntemimizi ve veri kaynaklarımızı zamanla geliştirdik. En son çalışmamız, savaşın üç yılını kapsıyor.
Belirlediğimiz altı etki kategorisi var. Bunlardan ilki, savaş faaliyetleri. Buna Rus ordusunun saldırıları, Ukrayna ordusunun savunmaları, tüm lojistik zincir ve ayrıca silah ve mühimmat tedariği dahil. Özetle savaşın en doğrudan sebep olduğu emisyonları içeriyor.
İkinci önemli kategori, peyzaj yangınları. Bombardımanlar sonucu çıkan ve savaş koşulları nedeniyle müdahale edilemediği için dindirilemeyen orman yangınlarını kapsıyor.
Üçüncü kategori, enerji altyapısı. Rusya, Ukrayna’nın enerji altyapısını, özellikle elektrik üretimini ama aynı zamanda gaz üretimini hedef alıyor. Ukrayna ise Rusya’daki petrol altyapısını hedefliyor. Bu saldırılar, ciddi emisyonlara yol açıyor.
Görece küçük olan dördüncü kategori, mülteci kaynaklı emisyonlar. Bu başlık altında, ülkelerini terk eden yaklaşık 11 milyon Ukraynalının otomobil, tren ya da uçakla gerçekleştirdiği yolculuklardan kaynaklanan emisyonları hesapladık. Bu kişilerin bir kısmı Ukrayna’ya geri döndü. Bu kategoride tüm bu hareketliliğin sebep olduğu emisyonlar yer alıyor.
Pek de küçük olmayan, ilginç bir kategori de sivil havacılık. Savaş nedeniyle hava sahalarının kapanması, uçuşların uzamasına neden oluyor. Örneğin eskiden 11 saat süren Londra-Tokyo uçuşu, artık rotanın Kanada üzerinden oluşturulması nedeniyle 17 saate çıktı. Bu da daha fazla yakıt ve daha fazla emisyon anlamına geliyor.
Belirlediğimiz son kategori ise gelecekte oluşacak emisyonları hesapladığımız ‘‘yeniden inşa’’ kategorisi. Bu, zarar gören ve yok edilen, yeniden inşa edilmesi gereken her şeyi kapsıyor. Bu süreç, özellikle çimento, beton ve çelik kullanımı nedeniyle gelecekte çok yüksek emisyonlara yol açacak.
Şubat 2025 sonu itibarıyla üç yıllık savaşın, bu altı kategoride toplam 237 milyon ton karbondioksit eşdeğeri emisyona neden olduğunu hesapladık. En büyük emisyon kaynağı, yüzde 34 ile savaş faaliyetleri. Bunu yüzde 27 ile yeniden inşa ve yüzde 21 ile orman yangınları izliyor.
Ukrayna Savaşı’nın iklim maliyeti 44 milyar dolar
‘‘Karbonun toplumsal maliyeti’’, atmosfere salınan her bir ton karbondioksitin, gelecekte yol açacağı sosyal ve ekonomik zararları hesaplamayı amaçlayan bir ölçüt. Nature dergisinde yayınlanan bir çalışmada, her bir ton karbondioksitin gelecekte yaratacağı zarar 185 dolar olarak hesaplanmıştı. Biz de bu değeri kullanarak Ukrayna Savaşı’nın üç yıllık maliyetini 44 milyar dolar olarak hesapladık.
Emisyonlar tüm dünyayı etkilediği için tabii ki bu 44 milyar dolarlık zarar yalnızca Ukrayna’yı etkilemeyecek. Bangladeş’teki sellerden Türkiye’deki orman yangınlarına, ABD’deki kasırgalardan dünyanın başka bölgelerindeki aşırı hava olaylarına kadar her yerde hissedilebilir.
Gazze’nin yüzde 80’i yok edildi: Yeniden inşa, en büyük emisyon kaynağı olacak
Gazze’deki savaşın Ukrayna ile benzerlikleri ve farklılıkları var. En önemli fark, Gazze’deki çatışmanın son derece asimetrik olması. Bir yanda yüksek teknolojili, oldukça mekanik, uçaklar ve tanklar kullanan İsrail ordusu; diğer yanda ise düşük teknolojili savaş yürüten Hamas var. Bu nedenle fosil yakıt kullanımı büyük ölçüde İsrail tarafında yoğunlaşıyor.
Ayrıca Gazze’deki nüfus yoğunluğu nedeniyle peyzaj yangınları da Ukrayna’ya göre yok denecek kadar az. Fakat Ukrayna’ya benzer, hatta daha da yüksek olan emisyonlar, yeniden inşa emisyonları.
Gazze, alan olarak Ukrayna’dan çok daha küçük olsa da, burada yaşanan yıkım çok daha büyük. Gazze’nin yaklaşık yüzde 80’i yok edilmiş durumda. Dolayısıyla yeniden inşa emisyonları da Ukrayna’dan çok daha yüksek olacak.
İklim hedefleri ve askeri harcamalar birlikte ele alınmalı
NATO ülkelerinin askeri harcamalarıyla birlikte emisyonlarının ne kadar artacağını hesaplayabilmek için ise öncelikle mevcut askeri emisyonları bilmek gerekiyor. Sorun da burada başlıyor: Biz bilmediğimiz gibi, ülkelerin kendileri de büyük olasılıkla tam olarak bilmiyor.
Bildiğimiz şu: NATO ülkelerinde askeri harcamalar tarihsel olarak GSYH’nin yaklaşık yüzde 1,5’i düzeyindeydi. Bu oran, ABD hariç NATO ülkeleri için yüzde 3,5’e çıkarıldığında, askeri emisyonların da artacağı açık. Oysa 2050’ye kadar net sıfır emisyona ulaşma hedefimiz var. Bu hedef, tüm sektörlerin emisyonlarını hızla azaltması gerektiği anlamına geliyor. Ancak şimdi, emisyonlarını artıran bir sektörle karşı karşıyayız.
Bu noktada ciddi bir çelişki var. Yeniden silahlanmaya karşı olduğumu söylemiyorum; kişisel olarak, Rusya’ya karşı caydırıcılığın güçlendirilmesi gerektiğini ve askeri harcamaların artmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Ancak eksik olan şey şu: Bu artışı, iklim hedeflerimizle uyumlu bir şekilde nasıl gerçekleştireceğiz? Bu tartışma şu anda neredeyse hiç yapılmıyor. İklim politikaları ve askeri harcamalar iki ayrı başlık gibi ele alınıyor. Bizim amacımız, bu konunun da siyasetçilerin gündemine girmesini sağlamak.
Tanklar, savaş uçakları, gemiler çok fazla fosil yakıt tüketiyor
Askeri teknolojilerde karbon yoğunluğunu azaltmaya yönelik bazı pilot projeler var. Bazı faaliyetlerde elektrikli araçların kullanılması, kışlaların ve askeri binaların enerji verimliliğinin artırılması gibi adımlar atılıyor. Ancak bunlar sorunun ölçeğiyle karşılaştırıldığında yeterli değil.
Aslında bu sektör son derece enerji yoğun. Tanklar, savaş uçakları ve gemiler büyük miktarda fosil yakıt tüketiyor ve bu alanlarda emisyonları azaltmak çok zor. Bu durum, sivil havacılıkla karşılaştırılabilir: Uçaklar hâlâ tamamen fosil yakıta bağımlı ve emisyonları ciddi ölçekte azaltacak teknolojiler henüz yaygınlaşmadı. Ordular ise bu konuda düşünmeye henüz yeni başladı ve önlerinde uzun bir yol var.
Temiz enerji operasyonel olarak da avantajlı
Öte yandan bu pilot projelerin temel motivasyonu çevre kaygıları değil; fosil yakıtlara bağımlılığı azaltma isteği. Askeri açıdan bakıldığında, fosil yakıt tedarik etmek, çatışma sırasında büyük bir zafiyet yaratıyor. Örneğin Afganistan’daki savaş sırasında, İngiliz ordusu yalnızca doğrudan çatışmalarda değil, yakıt tedarik zincirinde de önemli kayıplar verdi. Taliban, Pakistan üzerinden Afganistan’a taşınan yakıt tankerlerini kolaylıkla hedef alıyordu. Bu nedenle alternatif enerji kaynakları, askeri açıdan da operasyonel avantajlar sağlıyor. Bu yaklaşımın Trump yönetimi tarafından da tamamen reddedileceğini sanmıyorum.
Sentetik yakıtları ucuzlatabilir
NATO’nun yüzde 5’lik harcama hedefinin yüzde 3,5’i doğrudan askeri harcamalara, yüzde 1,5’i ise altyapıya ayrılıyor. Bu yüzde 1,5’lik pay, orduların enerji dönüşümü için önemli bir fırsat sunuyor. Nitekim kısa süre önce, farklı NATO ülkelerinden eski askeri komutanlar, bu kaynağın yenilenebilir enerjiye ayrılması çağrısıyla açık bir mektup yayımladı.
Böyle bir adımdan yalnızca savunma sektörü değil, sivil sektörler de fayda görebilir. Özellikle biyoyakıtlar ve sentetik yakıtlar gibi alanlarda “tavuk-yumurta” sorunu yaşanıyor: Talep yeterli olmadığı için üretim pahalı, ürün pahalı olduğu için de talep oluşmuyor. Fakat eğer ordular uzun vadeli alım garantisi verirse, bu pazarın ölçeklenmesini sağlayabilir. Bu, sivil havacılık ve deniz taşımacılığı gibi sektörler için de dönüşümün önünü açabilir.
Lennard de Klerk kimdir?
Lennard de Klerk, savaşların sera gazı emisyonlarının hesaplanmasına odaklanan Initiative on GHG Accounting of War’ın başyazarıdır. De Klerk bu girişimi, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın karbon emisyonları üzerindeki etkisini ve savaşın iklim sistemi üzerinde yarattığı tahribatı ortaya koymak amacıyla kurdu. Girişimin çalışma alanı zamanla diğer silahlı çatışmaları ve genel olarak askeri kaynaklı emisyonları kapsayacak şekilde genişledi.
De Klerk, Kyoto Protokolü kapsamında Ukrayna ve Rusya’daki ağır sanayi sektörlerinde karbondioksit emisyonlarını azaltmaya yönelik iklim projeleri geliştirdi. Elektrik mühendisliği alanında Delft University of Technology mezunu olan De Klerk, ayrıca Berlin Technical University ve Moscow Energy Institute’de eğitim gördü.
Kaynak: T24


