Türkiye’nin öz savunma hedefi dışında bir “saldırı savaşı”na girmesi anayasal olarak yasaktır – Tolga Şirin

Türkiye’nin kendisine dönük bir saldırıyı defetmek için öz savunma hedefi dışında bir “saldırı savaşı”na girmesi yasaktır. Bu nedenle ABD ve İsrail’in tutumuna karşı çıkmak siyasi bir takdir meselesi değil, anayasal bir zorunluluktur, diyebiliriz

Savaşa anayasal olarak da hayır!

3 Mart 2026 00:00
ABD’nin İran’a saldırısı her yönden hukuka aykırı.

Sorun hem uluslararası hukuk hem de ulusal hukuk yönünden geçerli. Fakat iki düzeyde de manipülatif argümanlar hazır ve nazır.

Uluslararası hukuk yönünden
Öncelikle ortada net biçimde uluslararası hukuka aykırılık olduğunu bilmek gerek. Birleşmiş Milletler Şartı’na (md. 2/4) göre:

“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletlerin amaçlarıyla bağdaşmayan başka herhangi bir şekilde davranmaktan kaçınmalıdır.”

Bu hükmün getirdiği ilkeye “güç kullanma yasağı” deniyor.

Uluslararası hukukun yerleşik kabullerine göre; güç kullanma yasağından sapılabilecek tek durum, haksız bir saldırı karşısında meşru müdafaa hâlidir.

Nitekim adı geçen Şart’ın 51’inci maddesine göre, bir devlete karşı silahlı bir saldırı meydana gelmesi hâlinde hem bireysel olarak hem de kolektif olarak “öz savunma” hakkı vardır.

Fakat bu olasılıkta dahi “öz savunma” geçici bir durumdur. Durum derhal Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyine bildirilmelidir ve Konsey, “uluslararası barış ve güvenliği korumak veya yeniden sağlamak” için gerekli gördüğü adımları atmalıdır.

İran örneğine dönersek, ortada ABD veya İsrail’e dönük fiilen süren bir haksız saldırı yoktu. Dolayısıyla bu devletlerin kendilerini bu şekilde savunma zorunluluğu da yoktu. Üstelik 2026 yılının başından beri Cenevre’de Umman’ın arabuluculuğuyla görüşmeler yapılıyordu. Görüşmeler sonuçsuz kalmayabilirdi. Yani gerilimlerin müzakereyle çözülme koşulları vardı.

Dolayısıyla uluslararası hukuk açısından bu saldırının haklı çıkarılabilecek yanı yoktu ve hâlâ yok.

ABD (İsrail) hattı ne diyor?
Durum bu kadar açık olmasına rağmen ABD-İsrail hattında görüntü başka, daha doğrusu sunulan görüntü başka.

ABD öteden beri “ileriye dönük/önleyici meşru müdafaa” diye bir kavramı ileri sürüyor.

Bu yaklaşıma göre ortada henüz fiilen başlamış bir saldırı olmasa bile, başlaması kaçınılmaz ve çok yakın olan bir silahlı saldırıya karşı da “meşru müdafaa” hakkı kullanılabilir. Zira somut, ciddi ve derhal gerçekleşecek nitelikte bir tehdit de artık “saldırı” kavramının kapsamına girmektedir. Dolayısıyla bu türden saldırı risklerine karşı “ön almak” gerekir.

Hatırlanacak olursa 2003’te Irak savaşından önce ABD, kitle imha silahları ve terörizm bağlamında “beklemenin riskli olabileceği” argümanını ileri sürmüş ve Irak savaşını “önleyici savaş” söylemleriyle haklı çıkarmaya çalışmıştı.

İran’a dönük operasyonda da bu savlar ileri sürülüyor.

Fakat bu savlara da şöyle yanıt vermek gerekiyor: Zaten geçtiğimiz yaz İran’a dönük saldırılar gerçekleşmiş ve İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesinin zayıflatıldığı söylenmişti. Hatta Donald Trump İran’ın nükleer programının “yok edildiği”ni dahi ileri sürmüştü.

Hâl böyleyken “ileriye dönük meşru müdafaa” savı gerçekçi değil.

Ulusal hukuk yönünden
Ulusal hukuk yönünden de hukuka aykırılık çok açık.

ABD Anayasası’na göre savaş ilan etmek, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, yasama organına (Kongreye) ait bir yetkidir. Tüm ulusun ve eyaletlerin temsilcilerinden oluşan bu yapının, ülkede yaşayanların canlarıyla ilgili bir hayati meselede öncelikli karar alması esastır.

Fakat İran ile savaş durumunu başlatan son operasyonda böyle bir karar yok. Dolayısıyla bizzat ABD Anayasası’na da aykırılık var.

Trump yönetimi ne diyor?
Bu konuda da karşı argümanlar üretiliyor.

Trump yönetimine göre ortada Anayasa’da geçen anlamıyla bir “savaş” yok. İran’a karşı bir “savaş” ilan etmedikleri için böyle bir karara da gerek olmadığını söylüyorlar.

Hükûmete yakın hukukçular da “kinetik askerî eylem”, “hedefli saldırı” vb. isimler konan bu tür müdahalelerin ABD Başkanının “komutan” olmasından ileri gelen yetkisinin içinde kaldığını ileri sürerek ortada hukuka aykırı bir şey olmadığını anlatıyorlar.

Bu anayasa hukukçuları, bu politik yaklaşımı “hukuken” sistematize ediyorlar. Diyorlar ki ortada bir “savaş” olabilmesi için (i) uzun süreli angajman, (ii) yoğun ve geniş ölçekli askerî faaliyet, (iii) ABD personelinin ciddi ve sürekli risk altında olması gibi ölçütlerin karşılanması gerekir. Oysa İran’da kısa süreli ve dar ölçekli bir askerî faaliyet var ve ABD personeli sürekli bir risk altında değil. Demek ki bu bir “savaş” sayılmaz. Eğer ortada “savaş” yoksa o zaman Kongre kararına da gerek yoktur. Bu durumda 48 saat için Kongreye bildirim yapması yeterlidir. Sonra 60 gün içinde savaş ilan edip etmemeye karar verilmesi gerekir.

Bu anayasa hukukçuları, buna başka savlar da ekliyorlar. ABD’nin öteden beri askerî faaliyetlerinin zaten böyle gerçekleşegeldiğini hatırlatarak bu fiilî durumun artık bir “tarihsel teamül” olduğunu ve hukuki bir değer kazandığını anlatıyorlar. (Bu arada, gerçekten de örneğin 2011’de Obama yönetimi dönemindeki Libya’ya dönük “sınırlı hava operasyonu”nda da durum böyleydi.)

Yargı organları bu tür “politik sorun”lara yanaşmadığı için bu yorum hâkim oluyor, konu oldubittiye getiriliyor.

Özetle ABD’de, Türkiye’den bile geriye düşülerek, sınır ötesi operasyonlar için “tezkere” alma gereği duyulmuyor.

Görüldüğü gibi hem uluslararası hukukta hem de ulusal hukukta minareyi çalmaya bir defa meyledince kılıf bulmak zor olmuyor.

Türkiye’nin bu duruma yaklaşımı ne olmalı?
Türkiye, BM üyesi bir devlet. Dolayısıyla güç kullanma yasağı ile bağlı.

Dahası, ulusal düzeyde anayasal açıdan da “saldırı savaşı yasağı” geçerli.

Şöyle ki Anayasa’nın Başlangıç kısmında Türk milletinin “dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi” olduğu ilan edilerek uluslararası toplumun değerleri ve kabulleriyle dost bir yorum zorunlu kılınıyor. Yine Başlangıç kısmında “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine yer verilerek, “barış hakkı” tanınmış oluyor.

Anayasa’nın 92’nci maddesinde “savaş ilanı” için az önce anlattığım kurallara atıf yapılıyor.

Anayasa’nın 2’nci maddesindeki Atatürk milliyetçiliğinin pan-Turanizm veya pan-İslamizm (ümmetçilik) gibi yayılmacı amaçları yasakladığı da hesaba katıldığında Anayasa’da “saldırı savaşı yasağı” bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu çerçevede anayasal yönden Türkiye’nin kendisine dönük bir saldırıyı defetmek için öz savunma hedefi dışında bir “saldırı savaşı”na girmesi yasaktır. Bunun tutarlı sonucu, başka devletlerin bu tarz ihlallerine karşı durmak ve barış hakkının tüm dünyada geçerli olması için gereken dayanışmanın parçası olmaktır.

Bu nedenle ABD ve İsrail’in tutumuna karşı çıkmak siyasi bir takdir meselesi değil, anayasal bir zorunluluktur, diyebiliriz.

Yani savaşa anayasal olarak da hayır!

Kaynak: T24

PAYLAŞ.
VicdaniRet.org