Haz 9, 2026
Paradigma değişti.
Bir zamanlar modern dünyanın vitrini otomobildi. Fabrika denince üretim, üretim denince istihdam, istihdam denince refah akla gelirdi. Otomobil yalnızca bir ulaşım aracı değildi; sanayinin, mühendisliğin, teknolojik ilerlemenin ve orta sınıf vaadinin simgesiydi.
Bugün aynı ilerleme dili başka bir alana taşınıyor; savaş sanayiine.
Artık ülkeler en gelişmiş otomobili, en çevreci motoru, en güvenli ulaşım teknolojisini üretmekle değil; en etkili füzeyi, en gelişmiş insansız hava aracını, en hızlı zırhlı sistemi, en kapsamlı hava savunma ağını kurmakla övünüyor. Bir zamanlar sivil refahın taşıyıcısı sayılan üretim kapasitesi, giderek askeri kapasitenin parçası haline geliyor.
Eskiden buna “silahlanma” denirdi.
Kelimenin kendisi bile rahatsız ediciydi. Çünkü silahlanma, savaş ihtimalini, ölümü, yıkımı ve halkın kaynaklarının askeri aygıta aktarılmasını çağrıştırırdı.
Şimdi adı değişti.
Silahlanma değil, “savunma” deniyor.
Savaş hazırlığı değil, “caydırıcılık” deniyor.
Askeri bütçe değil, “stratejik otonomi” deniyor.
Ölüm teknolojisine yatırım değil, “vatana hizmet” deniyor.
Ama ad değişince hakikat değişmiyor.
Bir füze, adına savunma denildiği için daha az ölümcül olmuyor. Bir savaş uçağı, hamasetle paketlendiği için halkın sofrasından daha az eksiltmiyor. Bir tank, yerli teknoloji diye alkışlandığında, onun için ayrılan bütçenin eğitimden, sağlıktan, sosyal harcamalardan, emekliden, işçiden ve yoksuldan kesildiği gerçeği ortadan kalkmıyor.
Bugün dünyanın önünde duran asıl tehlike yalnızca tek tek savaşlar değildir. Daha büyük tehlike, bütün dünyanın kalıcı bir savaş hazırlığı rejimine sokulmasıdır.
Savaş yokken bile savaş için yaşamak…
Bütçeleri savaşa göre düzenlemek.
Sanayiyi savaşa göre dönüştürmek.
Üniversiteleri savaşa göre hizalamak.
Gençliği savaşa göre hazırlamak.
Sınırları savaşa göre tahkim etmek.
Toplumu savaşa göre disipline etmek.
Yeni militarist çağın özü burada belirginleşiyor.
Küresel askeri harcamaların 2,7 trilyon dolar düzeyine ulaşması, yalnızca bir istatistik değildir. Bu rakam, dünyada kaç okulun yapılmadığını, kaç hastanenin kurulmadığını, kaç yoksul mahallenin altyapısız bırakıldığını, kaç emeklinin insanca yaşayacak gelirden mahrum edildiğini, kaç çocuğun geleceğinin askeri bütçelere gömüldüğünü anlatır.
Savaş bütçesi soyut bir devlet kalemi değildir.
Savaş bütçesi, barış zamanında halka kesilmiş faturadır.
Bir ülke silaha daha fazla para ayırdığında, o para gökten inmez. Emekçilerin ücretinden, kamusal hizmetlerden, sosyal harcamalardan, eğitimden, sağlıktan, barınmadan, afet hazırlığından, iklim krizine karşı alınacak önlemlerden kesilir. Savaş sanayiinin büyüdüğü her yerde, halkın yaşam alanı daralır.
Bu nedenle militarizm yalnızca ahlaki bir mesele değildir; aynı zamanda sınıfsal bir meseledir.
Silahlanma yarışının kazananı halklar değildir. Kazananlar silah şirketleri, askeri bürokrasiler, güvenlikçi siyasetçiler ve savaş korkusu üzerinden iktidarını tahkim eden yapılardır. Kaybedenler ise çoğu zaman aynıdır: işçiler, yoksullar, gençler, kadınlar, göçmenler, emekliler, öğrenciler, doğa ve gelecek kuşaklar.
Üstelik silahlanma yarışının bir sonu yoktur.
Bir devlet daha fazla silahlandığında, bunu “savunma” diye açıklar. Karşısındaki devlet de aynı gerekçeyle daha fazla silahlanır. Bir taraf füze sistemi kurar, diğeri daha gelişmiş füze üretir. Biri sınırını askerileştirir, diğeri yeni tehdit doktrini ilan eder. Biri ordusunu büyütür, diğeri bütçesini artırır.
Herkes kendisini savunduğunu söylerken dünya saldırı kapasitesiyle dolar.
Buna güvenlik denemez.
Bu, örgütlü bir felaket hazırlığıdır.
Avrupa’nın son yıllarda içine girdiği ruh hali bunun en açık örneklerinden biridir. Bir zamanlar kendisini Amerika’dan farklı, daha sivil, daha diplomatik, daha sosyal devletçi bir çizgide tanımlayan Avrupa, bugün hızla askeri bütçelerin, ortak savunma fonlarının, savaş hazırlığı planlarının ve yeni güvenlik doktrinlerinin kıtası haline geliyor.
“Hazırlık 2030” gibi başlıklar altında yüz milyarlarca avroluk kaynak savunma sanayiine aktarılıyor. Ortak borçlanma mekanizmaları kuruluyor. Avrupa halklarının geleceği, silah şirketlerinin üretim takvimine bağlanıyor.
Almanya’nın 100 milyar avroluk özel askeri fonu, bu dönüşümün simgelerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra uzun süre askeri kısıtlama kültürüyle anılan bir ülke, bugün yeniden büyük askeri kapasite inşasının merkezine yerleşiyor.
Bu dönüşüm yalnızca orduların büyümesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda sivil sanayinin, üniversitelerin ve bilimsel araştırmanın askeri ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesini de beraberinde getiriyor.
Üniversitelerde yıllarca savunulan “bilim barış içindir” ilkesi bile tartışmaya açılıyor. Almanya’daki Zivilklausel, yani akademik araştırmaların askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyen “sivil madde” uygulamaları, yeni dönemin güvenlikçi baskısı altında hedef haline geliyor.
Bu yalnızca orduların büyümesi değildir.
Bu, aklın militarizasyonudur.
Bilimin, mühendisliğin, teknolojinin, üniversitenin, emeğin ve gençliğin savaş makinesine bağlanmasıdır. Bir araştırmacının bilgisi, bir işçinin emeği, bir öğrencinin geleceği, bir mühendisin yaratıcılığı artık daha iyi bir yaşam için değil, daha etkili bir savaş kapasitesi için seferber edilmektedir.
Japonya’da yaşanan dönüşüm de aynı çizginin başka bir cephesidir. Savaş sonrası pasifist anayasal geleneğiyle bilinen Japonya, bugün rekor savunma bütçeleriyle, caydırıcılık tartışmalarıyla ve askeri normalleşmeyle anılıyor.
Bir zamanlar savaşın yıkımından ders çıkarmış toplumlar, şimdi yeniden savaş ihtimaline göre şekillendiriliyor.
Tehlike tam da buradadır.
Militarizm kendisini hiçbir zaman çıplak haliyle sunmaz. “Savaşa hazırlanıyoruz” demez; “barışı koruyoruz” der. “Halktan kesiyoruz” demez; “güvenliğe yatırım yapıyoruz” der. “Gençliği disipline ediyoruz” demez; “milli bilinç kazandırıyoruz” der. “Üniversiteyi savaş sanayiine bağlıyoruz” demez; “stratejik teknoloji geliştiriyoruz” der.
Bu yüzden savaş karşıtı ve anti-militarist itirazların taşıdığı anlam bugün daha görünür hale geliyor.
Çünkü savaş karşıtlığı yalnızca savaş başladıktan sonra dile gelen bir tepki değildir. Savaş karşıtı itiraz, savaşın henüz bütçe satırlarında, sanayi planlarında, eğitim politikalarında, sınır güvenliği yasalarında, üniversite protokollerinde ve teknoloji fuarlarında kurulduğu anları da görür.
Savaş, yalnızca bombalar düştüğünde başlamaz.
Bazen bir bütçe görüşmesinde başlar.
Bazen bir savunma ihalesinde.
Bazen bir üniversite-sanayi protokolünde.
Bazen bir sınır güvenliği yasasında.
Bazen çocuklara ezberletilen militarist bir törende.
Bazen de “vatana hizmet” diye alkışlanan bir silah teknolojisi haberinde.
Vicdani ret de bu geniş zeminin içinde özel bir yer tutar.
Vicdani ret, dar anlamıyla zorunlu askerliği reddetmektir. Ancak militarizmin kışlanın çok ötesine geçtiği bir çağda, vicdani reddin anlamı da genişler. Artık mesele yalnızca silah tutmayı reddetmek değildir. Savaş makinesine insan, itaat, emek, bilgi, vergi ve meşruiyet vermeme fikri de bu tartışmanın parçası haline gelir.
Bu yönüyle vicdani ret, bireysel bir kaçış değil; savaş düzenine rıza göstermeme fikrinin en berrak biçimlerinden biridir.
Herkes vicdani retçi olmak zorunda değildir. Ama vicdani reddin ortaya koyduğu soru herkesin önünde durmaktadır:
Vergilerimiz nereye gidiyor?
Üniversitelerimiz kimin için bilgi üretiyor?
Fabrikalarımız ne üretmek üzere dönüştürülüyor?
Gençler hangi gelecek için hazırlanıyor?
Halkların güvenliği gerçekten silahlarla mı sağlanıyor?
Yoksa silaha ayrılan her bütçe, halkların gerçek güvenliğini biraz daha mı yok ediyor?
Çünkü gerçek güvenlik tankla, füzeyle, drone’la, savaş uçağıyla kurulmaz.
Gerçek güvenlik; insanların işsiz kalmadığı, aç yatmadığı, hastane kapısında ölmediği, çocukların nitelikli eğitim alabildiği, kadınların şiddetten korunabildiği, yaşlıların insanca yaşayabildiği, doğanın talan edilmediği, halkların birbirine düşman edilmediği bir dünyada mümkündür.
Devletlerin güvenliği ile halkların güvenliği aynı şey değildir.
Devlet için güvenlik çoğu zaman daha fazla sınır, daha fazla asker, daha fazla silah, daha fazla gözetim, daha fazla itaat demektir. Halklar için güvenlik ise ekmek, özgürlük, barış, sağlık, eğitim, barınma, doğa ve onurlu yaşam demektir.
Silaha ayrılan her bütçe hayattan kesilir.
Bu cümle, yeni militarist çağın en yalın gerçeğidir.
Mesele yalnızca insanların savaşa gitmemesi değildir.
Mesele, toplumların savaş için yaşamaya alıştırılmasıdır.
Ve bugün, her zamankinden daha açık biçimde görülüyor: Tehlikeyi göremeyenler felakete koşuyor. Tehlikeyi görenlerin itirazı ise yalnızca savaşa değil; savaşı hayatın merkezine yerleştiren bütün bu düzene yöneliyor.
*Şendoğan Yazıcı: Vicdani retçi
Kaynak: Liberter


